Cumartesi, Temmuz 15, 2006

 

epigrafta şöyle demiş


Sen, ben bir de...O / Cüneyt Özdemir

Ağlardık. Göz yaşlarımızı dışarı taşırmazdık. Sessizce içimize akardı. Yabancılığımız belki bundandı... Birikmiş tuzlu suların en dibinde ruhlarımızı yıkardık. Ve kendimizden en kolay göz yaşlarımızın üzerinden kaçardık. Sessiz hıçkırıklara yelken basardık. Yanaklarına süzülen yaşları titrek mum alevleri aydınlatırdı. Gecenin sessizliğinde genç bir adamın çığlığı yankılanırdı. O ne yapardı, ne zaman bağırırdı , ne zaman ağlardı bilmezdik. Bilinmezlere gebe geceleri Onsuz geçirdik...
Sonra susardık. Zaten çok fazla konuşmazdık. Konuştuğumuzda neden sustuğumuzu suçluların telaşıyla birbirimize sorardık. Susuldu mu, dolu dolu susulurdu. Kimi anlar sessizliklerimizde yatıya kalırdık. O anlarda sen O’nun üzerini örterdin , ben sana sarılırdım, O tavandaki yıldızları sayardı. Gecenin içine doğru kaybolurdun , kaybolurdum, kaybolurdu... Kara bir delik bizi sonsuzluklara atar, bir çocuk ruhu kapkara bir kuyuya atlar, bir parantez karanlıklara kanat açardı.

O karanlıklar hiç aydınlanmadı.

Ve kaçardık. Kendimize yakalanmazdık. Yakalamak için çaba da harcamazdık. Yalnızlığımızı yalnızca kendimizle paylaşırdık. İşte o anlarda, dünya üç yalnızın etrafında dönerdi. Ve üç yalnız bedeni bir tek bulutlu geceler severdi. Birbirimizi ilk gördüğümüz anda, daha önce rastladığımızı ve daha sonra karşılaşacağımızı anlamıştık. Kim bilir, belki ilk kez bunu anladığımız anda yanılmıştık. Sen de bilirsin ya, insan bazen bir su birikintisinin üzerine düşen yansımaları gerçeğinden ayıramıyor. Ayırmamak işine geliyor, diyelim. Kendi silüetini karanlık bir suyun üzerinde hiç yapamayacağı gibi narin narin salınırken görmek, insana garip bir haz veriyor. Oysa yabancı ruhların üzerimize düşen gölgeleri her zaman da mutluluk getirmiyor. Ve bir “iz”den geriye hiç bir zaman, hiçbir “iz” kalmıyor. Ne dersin sen, ben ya da o, hangimiz birbirimizin üzerinde bir iz bırakmayı başardık ? Hangimiz, ileride çocuklarımıza anlatılmaya değecek anlar, anılar bıraktık?
Hayatın, kaçak ruhları yakaladığı bir kahve molasında, soğuk bir kış akşamında, “kırgınlıklardan” başka konuşacak ne kaldı ? Sonuçta Sen kaçtın, ben kaçtım, o kaçtı...

En iyi yapabildiğimiz birbirimizden kaçmaktı.
Başardık.
Hep kızgındık. Kırgınlıklarımızı özenle saklardık. Şeffaf örtülerin ardından gözlerimize bakamazdık. Hayat işte böyle ertelenirdi. Oysa çözülür sanılan düğümlerin üzerine hep yenileri eklendi. Ben seni bir kol saati gibi kolumda taşıdım, sen yelkovanı kovalayan akrebe takıldın, o ikimize de aldırmadı. Bir de ikimize inat bizim yapamadıklarımızı yaptı.

Hayatı bir kol saatinin dışında yaşamayı başardı.

Anlatamazdık, anlatamadık da... Anlatılamayan uzaklıklardık. Bir şişenin içinde denize bırakılmış yardım mesajlarıydık. Dalgaların arasında kendimize bir yol aradık. Muhteşem fırtınaları , aydınlık yağmurları ve bir okyanusta batan güneşin ardından yaşanan o muhteşem anları kimseyle paylaşamadık. Oysa umudu hep içimizde yaşattık. Her görünen kayalık , ulaşılamaz büyük kıtalardı. Halimize köpek balıkları gülümser , yunuslar ağlardı. Biz açıkçası büyük kıtalar aramanın büyüsüne aldandık. Ardını görmediğimiz kıyıları ararken şişenin içinde yazılı mesaja bakamadık. Peki şimdi bak bakalım sonunda ne yaptık?

Bir kıyıya ulaşamadın , ulaşamadım , o da ulaşamadı...

Taşıdığımız mesajlar ve biz.. Her birimiz... kendi şişesinde mahsur kaldı. Hayvanlardık. Bilmem bu yüzden mi insanlardan uzak kaldık . Dostluğu , nefreti aynı anda şehveti paylaştık. En büyük yalanları, en çok sevdiklerimize sakladık. Tutkularımızın gücünü aldatılınca anladık. Av’da, avlanan, avcılardık... Kendimizden korktuk, içimizdeki hayvanlardan saklandık. Saklanmayı görünmez olmak saydık.

O senden kaçtı, sen benden, ben zaten çaresizdim bu kaçak ikilinin sessizliğinden...

Uçamazdık.Bir süre sonra uçmayı da aklımızdan çıkardık. Kanat çırpıp uzaklaşamadık. Birbirimize katlanmak zorundaydık. Sonuçta işte bu yüzyılda , bu toprakların üzerine sıkışıp kaldık. 3 oda bir salon ahlak anlayışlarında kutsal hazineleri aradık. Sen üç adım ileri atacaktın , ben iki adım sola , O, kazmayı vuracaktı, yüzyıllık yalnızlığa.
Oysa ortada ne bir harita vardı , ne de işaret taşları... Bizim asıl bulamadığımız, koskoca yalnız bir çınar , koyu sarı bir sonbahar, bir de ondan geriye kalan dökülmüş yapraklar - dı...

Ne dersin, belki de kurbandık. Koyamadığımız kuralların altında kaldık. Umduklarımızı değil (biz de diğerleri gibi) umulanı yapmak zorunda kaldık. Adı yanlış telaffuz edilen ülkeler gibi kendimizi başkalarında ararken, hep bir yabancı ile karşılaştık. Ya adları yanlış söyledik ya da yanlış adlara farklı anlamlar yükledik. Konuşamadığımız diller bahanemizdi. En iyi bahaneleri yaşanmayan aşklar tüketti.

Görmediğim sen , ben, bir de hiç karşılaşmadığın o. Biz üç orospu, üç müşteri , üç pezevenk ya da, üç sağlıklı beden , üç hastalıklı ruh , üç doktor olmayı aynı zaman aralığında başardık. Geride kalanları kendi günahları ile baş başa yaşamaya bıraktık. Biz birbirini tanımayan şizofren dünyaları, paranoyak geçmişlerimiz eşliğinde paylaştık. Şimdi bir mektup estetiğinde hayatta (belki de) son hesaplaşmalarımızı yapıyoruz. Ve en özel duygularımızı nedendir bilmem başkaları ile paylaşıyoruz. Anlatılamayanları , anlaşılamayanları, anlatırken biraz tedirgin , biraz üzgün ,biraz ürkek ve biraz da hiç tanımadığın bir yabancıdan yardım istermişçesine samimi bir şekilde yazıyoruz. Yıllardır ulaşamadığımız ruhlara, yıllarca nasıl bir kadehte , bir bedende, bir yürekte teselli aradıysak, şimdi kendimizi yarım kalmış cümlelere vuruyoruz. Olmayan insanlara, olmayacak hayallerle , olan biteni şifreli cümlelerle sunuyoruz. Ne sen, ne ben, ne de o... bu şifreleri çözemedi. Belki bu yüzden üzerine bir isim yazma cesaretini gösteremediği mektupları gönderemedi. Yine belki bu yüzden önümüzde öylece duran büyük fırsatları da göremedik. Her seferinde elimizin tersi ile “kendimizi” bir kenara ittik.

Ben , sen , bir de üç noktalı, O
yanıldık.

İsimsiz mektupları yanlış adreslere yolladık.

 

kız evde yalnızmış
adam kastamonulara gitmiş
kız evde yalnızmış
adam ankaralara gitmiş
kız evde yalnızmış
adam insburglara gitmiş
adam hep gitmiş
hep gitmiş
gitmiş
kız hep beklemiş hep beklemiş hep beklemiş
sonunda karar vermiş
ve o da gitmiş

Perşembe, Temmuz 06, 2006

 

korkuuuuuuuuuuuu










korku filmi çekmeye ahdetmiş iki insan evladı

Salı, Temmuz 04, 2006

 

masal masal içinde...


kafamın içinden cımbızla ayıklamak isterdşm bütün sayıları, rakamları
1 leri 5 leri 7 leri 9 ları
10 ları 30 ları 40 ları 70 leri 90 ları
sayısal nicelik ifade eden bütün herşeyi
yargılamaları sınıflamaları
keşke daha çocukluğumda hiç öğrenmemiş olsaydım matematik denilen şeyi
dört işlemi,oranı orantıyı,ihtimalleri olasılık hesaplarını
sadece harfler olsaydı zihnimde "güzel he" ler "vav" lar "ye" ler
belki böylece daha mutlu olurdum
oranlayamazdım adaletle adaletsizliği, eşitlikle eşitsizliği
doğru bildiğini söylemenin ve okumanın beni nereye götüreceğinin ihtimallerini
hiç bilmemiş olurdum bütün bunları
ve belki daha mutlu olabilirdim belki o zaman
belki
kimbilir
belki

bir masal anlattım kendim inandım


Pazartesi, Temmuz 03, 2006

 

leyla


leyla bir özge candır
kara gözlü ceylandır

Cuma, Haziran 09, 2006

 

istanbul (içinden deniz geçen şehirler-2)



biri şu kararsız istanbula hatırlatsın artık şubat mart aylarında olmayıp bilakis haziranın nerdeyse ortasında bulunduğumuzu...

Çarşamba, Haziran 07, 2006

 

pazar yeri



birisi istanbul için her şey alınıp her şey satılan bi yer demişti
bence aslında hayat
koca bir pazar yeri
her şeyin alınıp herşeyin satıldığı bi pazar yeri
insanlığın
adaletin
gururun
aşkın
kadının
makamın
mevkinin
paranın pulun
kadrin kıymetin
dostluğun arkadaşlığın
tanışıklığın tanıdıklığın
özgürlüğün
kutsalın
uğruna bi şeyler verebileceğine inandığın ya da inanmadığın
her şeyin alınıp satıldığı bi pazar yeri

Pazartesi, Mayıs 29, 2006

 

hıçkırık

çılgınlar gibi koşma arzusu içindeyken yere mıhlanıp kalmak nedir bilir misiniz?
avazın çıktığı kadar bağırmak isterken sesinin kısılıp hıçkırığa dönüşmesi nedir bilir misiniz?
içinin dışına dönmesini sağlayacak kadar kusma isteği bütün benliğini sarmışken kendine hakim olman gerektiğinin bilinci ne demektir bilir misiniz?
cinnetin eşiğinde olduğunu farkedip bir adım daha atmaya cesaret edememenin ne demek olduğunu bilir misiniz?
bilen vardır bilirim
yalnız değilim